Gezilecek Yerler
Orta Avrupa’nın kalbinde, Bohemya’nın ortasında konumlanan Prag, Vltava Nehri’nin iki yakasına yayılan tarihi mahalleleri, gotik-kubbeli silüeti ve yüzyılları üst üste koyan şehir dokusuyla tam bir “açık hava müzesi” hissi verir. Eski Şehir’in taş sokaklarından kale tepelerine uzanan yürüyüş rotaları sayesinde, kısa bir gezide bile farklı dönemleri ve mimari üslupları aynı...
Prag’da kalabalıktan kaçmak bazen küçük bir kapı aramak demektir. Na Baste Bahçesi, tam da böyle bir kaçış noktasıdır. Vyšehrad surlarının dibinde sessizce uzanır. Şehrin kartpostal manzarasını, daha sakin bir açıdan gösterir. Burada rüzgâr, Vltava Nehri’nin kokusunu taşır. Adımlarınız çakıl taşlarında hafifçe yankılanır. Banklarda oturanlar acele etmez, sadece seyreder. Çiçekler mevsime...
Rio de Janeiro planı yaparken ilk baktığım şey plaj değil, kalacağım semt oluyor; çünkü Rio’da doğru yerde kalırsam günümün yarısını trafikte değil, denizle dağ arasında geçirebiliyorum. İstanbul’dan sürekli seyahate çıkan biri olarak Rio’yu zihnimde hep “iyi rota kurulursa çok cömert, dağınık planlanırsa yorucu” bir şehir diye konumlandırıyorum. İlk kez giden...
Belgrad, Sava ile Tuna’nın buluştuğu yerde kurulmuş, gün batımının bile “biraz daha kal” dediği şehirlerden. Sırbistan’ın başkenti olmasının ötesinde; Osmanlı’dan Avusturya-Macaristan’a uzanan katmanlı tarihi, geniş bulvarları, nehir kıyısındaki yürüyüş rotaları ve sabaha kadar yaşayan enerjisiyle insanı hızlıca içine çekiyor. Belgrad’da bir gün Kalemegdan’da manzaraya dalıp, ertesi gün Skadarlija’da müzikle rakija...
Venezuela denince çoğu kişinin aklına ilk olarak petrol geliyor. Oysa ülke; Karayip kıyılarından And Dağları’na, sisli bulut ormanlarından tepui denen masa dağlarına uzanan “tek ülkeye sığmayacak kadar” farklı manzaralarla dolu. Üstelik bu coğrafya, sadece doğa güzelliği değil; mimarlık, ritim, mutfak ve tuhaf (ama gerçek) doğa olaylarıyla da sürekli sürpriz yapıyor....
Prag’ı ben her zaman “az zamanda çok his veren” şehirlerden biri gibi düşünürüm: sabah gotik kulelerin arasından yürür, öğlen tereyağlı bir Çek yemeği yer, akşam Vltava kıyısında ışıkların suya düştüğü o masalsı manzaraya kalırsınız. İlk kez gidenler için 2 tam gün ideal, 3 gün ise şehri acele etmeden yaşamak için...
Çekya denince çoğumuzun aklına ilk olarak Prag’ın kartpostallık sokakları, kuleleri ve nehir manzaraları gelir. Haklıyız da; çünkü ülkenin vitrini güçlü. Ama Çekya’yı yalnızca “güzel bir şehir” seviyesinde okumak, kalın bir romanı sadece kapağına bakarak yorumlamak gibi. Burası; Orta Avrupa’nın kalbinde, tarih ile gündelik hayatın birbirine karıştığı; bir yandan ortaçağ taşlarının...
İstanbul’dan uzun uçuşlara, kalabalık metro istasyonlarına ve iş seyahatinde zamanı iyi kullanma baskısına alışkın biri olarak São Paulo’yu ilk kez planlarken meseleyi tek cümleye indiririm: doğru semtte kal, rotayı bölge bölge kur, akşamları gereksiz maceraya girme. São Paulo, Rio gibi kartpostal şehir değil; kendini sokak sanatıyla, restoranlarıyla, dev parklarıyla, müzeleriyle...
Bakü’ye ilk kez gelenlerin çoğu rüzgârı hatırlar. Benim aklımda ise ateş kaldı. Şehrin ışıkları zaten parlıyor, ama bu başka. Abşeron Yarımadası’nda yer altı gazı yıllardır sızar. Bu sızıntı, insanın hayal gücünü hemen harekete geçirir. “Ateşin ülkesi” sözü burada boşuna söylenmiyor. Bakü Ateşgahı, tam da bu hikâyenin kalbinde durur. Avludan içeri...
Hazar Denizi’ne uzanan Abşeron Yarımadası, Bakü’nün arka bahçesi gibidir. Rüzgâr burada hep sahnededir, sesini de eksik etmez. Kıyıya yaklaştıkça tuz kokusu daha belirginleşir. Bozkırın sarı tonları, denizin mavisiyle sertçe buluşur. Bir yanda taş kaleler yükselir, diğer yanda alevler toprağın içinden çıkar. Bu coğrafya “ateş ülkesi” sözünü boşuna taşımıyor. Zerdüşt inançlarının...
Bakü’ye ilk kez gelenlerin çoğu deniz kıyısına koşar. Ben ise rotayı eski şehre çeviririm. Çünkü İçerişehir’in taş sokakları başka anlatır. Her köşe başında bir şiir fısıltısı duyarsınız. İşte o fısıltının en güzel duraklarından biri Vahid Anıtı. Küçük bir meydanda, sessiz bir saygı nöbeti tutar. Kalabalık geçer, o yine oradadır. Anıtın...
Bakü’ye ilk kez gittiğimde, İçerişehir’in taş sokaklarında kayboldum. Bir kapı aralığından rüzgâr esiyordu. Ardından avlu sesleri geldi, kuşlar, ayak sesleri, fısıltılar. Derken Şirvanşahlar Sarayı’nın duvarları karşıma çıktı. Sanki şehir bir anda yüzyıllar geri çekildi. Kulelerin gölgesi kaldırım taşlarına düştü. Kapı kemerleri çok sakin duruyordu. Taşın rengi güneşle bal tonuna dönüyordu....
Paris’te yaşayan ve sık seyahat eden bir editör bakışıyla Frankfurt’u hep iki ritimli bir şehir gibi düşünüyorum: gündüzleri iş merkezlerinin cam kuleleri, akşamları Main Nehri kıyısında daha yumuşak, daha yürünebilir bir Avrupa molası. İlk kez giden biri için Frankfurt’a 2 gün ayırmak ideal; 1 gün aktarmalı uçuş arası için yeterli,...
Kuzey Avrupa şehirleri, tarihleri ve kültürel kimlikleriyle dünyanın en özgün kentsel dokularını barındırıyor. Bu şehirlerin kimliklerini tanımlayan yapılar, sadece mimari birer başyapıt değil, aynı zamanda yerel halkın buluşma noktaları ve şehrin ruhunu yansıtan semboller olarak öne çıkıyor. Bu yazıda, Helsinki’den Reykjavik’e, Stockholm’den Tallinn’e uzanan bir yolculukla Kuzey Avrupa’nın yedi önemli...
Paris, Londra ya da Barselona gibi büyük Avrupa metropolleri elbette çekici, ama bedelini de ödetiyorlar. Her köşede insan kalabalığı, turistik yerlerin önünde uzun kuyruklar ve nefes almaya bile fırsat vermeyen bir tempo. Oysa Avrupa’da kültürel açıdan en az onlar kadar zengin ama tamamen farklı bir yaşam hissi sunan sayısız şehir...
Napoli’nin altında gizlenen başka bir şehir var. Adı Bourbon Tüneli. Yerel halk onu Galleria Borbonica diye de bilir. Ben ise Napoli’nin nabzı burada atıyor derim. Çünkü bu tünel sadece bir geçit değil. Korkuların, umutların ve gizli planların mekânı. Kralların kaçış yolu olarak tasarlandı. Savaşta binlerce kişiye sığınak oldu. Bugün ise...
Milano’daki Barış Kemeri, şehrin zarafetle atan nabzını duyuruyor. Sempione Meydanı’na açılan geniş eksen etkileyici. Sempione Parkı’nın yeşili anıta nefes veriyor. Gün batımı burada taşlara altın bir örtü seriyor. İlk bakışta heykellerin dengesi sizi yakalıyor. Neoklasik çizgiler kendinden emin bir sükûnet taşıyor. Tarih ve estetik bu noktada el sıkışıyor. Çevredeki kafeler...
Kutsal Meryem Ana (Santa Maria delle Grazie), Milano’nun sessiz bir mucizesi gibi durur. Tuğla cephe mütevazıdır, ama içi tarihle parlar. En çok da Leonardo’nun “Son Akşam Yemeği” ile tanınır. Bu duvar resmi dünyayı buraya çeker. Salon küçük, duygu ise büyük ve yoğundur. Resim karşısında zaman yavaşlar sanki. Her detay, bir...